Get Adobe Flash player

SON SEYİT isimli romanı satın almak istiyorum

Ercan Çakı'nın kaleme aldığı Son Seyit isimli romanın siparişini buradan verebilirsiniz... Lütfen ad ve soyadınızı, telefon numaranızısı ülke ve şehir koduyla birlikte yazınız... Biz sizi arayalım...

Makaleler

O zamanlar anaokulu gibi bir eğitim durumu yoktu. Yaş altı oldu muydu, yavaş yavaş hazırlıklar başlardı okula gitmek için. Benim okulum evimize beş yüz metre mesafedeydi. Yürüyerek gidip gelirdim. Sınıfta ilk okuma yazmayı söken bendim ve öğretmenim Süheyla Hanım ilk kurdeleyi benim yakama takmıştı. İlkokulda çok başarılıydım. Ama bunlar değildi beni bu şehirden koparamayan şey.

İki katlıydı okul. Okulun giriş kapısı büyük bir hole açılırdı. Holden ikinci kata çıkan geniş bir merdiven bulunurdu. Giriş katının aynı özelliklerini taşıyan bir kattı burası. Bu katta da merdivenin sonunda büyük bir hol bizi karşılardı. Holün pencereye yakın bölümünde bir masatenisi masası vardı ve bu okulda beşinci senem olmasına rağmen hiç dikkatimi çekmemişti bu masa. Ta ki o güne kadar. Teneffüsteydik ve günün en uzun mola zamanıydı. Okulun bahçesindeki eğlencemi yarım kesmiştim, nedense oynamak gelmiyordu içimden. Aksine içimdeki bir ses okulun ikinci katına çıkmam hususunda ha bire dürtüyordu beni. İçimdeki sesi dinledim. Ağır adımlarla merdivenden üst kata doğru yola koyuldum. Kulağımda masatenisi topunun raketlerin darbesiyle çıkardığı sesler yankılanıyordu. İki kız masatenisi oynuyordu. İyice yaklaştım. İçlerinden yeşil gözlü olanla göz göze geldim biran. İşte ne olduysa o an oldu. O tarihten sonra ben bu şehirden kopamadım hiç.

Çocuksu taktiklerle sorup soruşturdum ve öğrendim; kızın adı Özlem’miş. Dördüncü sınıfta okuyormuş. Okul çıkışında kendisini takip ediyordum hep. Hangi mahallenin hangi sokağında ikamet ettiğini öğrenmiştim bu sayede. Babamın terzihanesinin hemen karşısındaydı evleri. Şansım yaver gidiyor edasındaydım. Babamın terzihanesinin önü boş vakitlerimi geçirdiğim adres olmuştu artık. Bir sandalye atıyordum dükkânın önüne ve oturup saatlerce onun evden çıkmasını beklerdim, o da sadece birkaç saniye görebilmek için.

O, okul bandosunda diye ben de katıldım. O flüt çalıyordu bense trampet. O seyrediyor diye maçlarda kalecilik yapar ve panter kesilirdim. Toplar gol olmasın diye kendimi yerden yere atardım, pantolonlarımı, okul önlüğümü yırtardım. Çoğu zaman dişlerim, dirseklerim yara-bere içinde kalırdı. Ama hiç umursamazdım. O bakıyor diye  orta sahadan basket atmaya çalışırdım, bir kez bile potayı tutturamazdım.

Annem beşinci çocuğuna hamileydi ve ben kız olsun diye dualar ederdim. Kız olduğunda  annem ve babamdan çok ben sevinmiştim. Çünkü onun adını  ona verecektim. Sonunda dediğimi ide yaptırdım. Kız kardeşimin adı da Özlem oldu. Evet ben çocuktum ve deli gibi aşıktım ama çok da eğleniyordum.

İlkokul diplomasını aldığım için tek sevinmeyen kişi bendim sanıyorum. Ortaokul yıllarımdan da nefret ettim hep. Çünkü onu hafta sonları görebiliyordum ve sadece birkaç saniye. Onu göremediğim günler ona aşkımı anlatan cümleler yazdığım kâğıtları katlayıp bahçelerine atardım kimseye çaktırmadan. İmza olarak da sadece adımı yazardım. Kendimi gizlerdim. Ortaokul diploması da cepteydi ama ben mutsuzdum. En çok onun plaka okuma oyununu oynamasını severdim.  Kız arkadaşıyla birlikte  bahçe duvarına otururlardı, evin önünden geçen ana caddede yol alan arabaların plakalarını not ederlerdi ve bu da bazen saatler sürerdi. Benim oynadıkları oyunda gözüm yoktu, gözüm ondaydı.

Artık liseye kaydım yapılmıştı. İlk dönem çok mutsuz geçmişti yine. Notlarım normalin üstünde seyrediyordu. Bu seyir aldığım bir haber ile tamamen tersine dönecekti. Özlem’le ortak arkadaşlarımızdan birinin bana onun bu sene benim okuduğum liseye kayıt yaptıracağının haberini vermişti. “Bu sene sınıfta kalmalısın” diyen içimdeki sesi dinledim. Sınıf arkadaşlarım iyi, ben ise kötü not aldığımda seviniyordum. Sonunda olan olmuştu ve ben sınıfta kalmıştım. Ailem derslerimi çalışmadığım için sınıfta kaldığımı düşünüyorlardı.

Beklentim onun da benim sınıfa düşmesiydi. Bu beklentimin gerçekleşmesi ihtimali çok düşüktü oysa. İlk piyango o gün vurmuştu bana. Onunlaaynı sınıftaydık. Benim onu sevdiğimi bilmediğini düşünüyordum. Bildiğini benimle dalga geçtiği bir gezi gününde anlattı bana. Ama nasıl bir anlatış… Kafası neye kızmıştı bilmiyorum ama o gün kız arkadaşlarına hitaben şöyle dedi:

“Biliyor musunuz çocuklar, bu çocuk bana âşık. Bizim bahçeye aşk mektupları atıyor hep…”

O an utancımdan yerin dibine girebilirdim. Moral bozukluğum ve utancım haftalarca sürdü. Hiçbir zaman ona âşık olduğumu söyleyemedim. O gün bile. Zaten o sene sonunda da başka bir şehre  göç ettik.

#          #          #

Yirmi beş sene kadar sonra sosyal paylaşım ağında tesadüfen onun fotoğrafını gördüğümde içimdeki çalkantıları anlatamam, “çocukluk aşkı böyle bir şey olsa gerek” diye düşündüm. Bu duygunun bir açıklaması olamazdı. Zaten ben de yapamazdım.

Sonuçta anladım ki, çocukken sevgiyle tanışmak çok önemli. Bugün ben eşime bu kadar çok âşıksam eğer, çocuklarımı, ailemi, akrabamı, arkadaşlarımı çok seviyorsam ve sevilebilecek ne varsa sevmek istiyorsam, bütün bunları çocukken sevmeye borçluyum. Çocukluk aşkıma borçluyum…

#          #          #

Yıllar sonra ilk kez uğruyordum bu şehre. Anılarımın bir kısmını ama en tatlı kısmını yaşadığım şehirdi bu. Hayatımın altı ile on dört yaş arası zaman dilimine sahip çıkan şehirdi. Bir zamanlar sık sık gelip giderdim bu şehre, anılarımı tazelemek için ya da yeni anılar edinmek için. Evlendikten sonra 4-5 kez uğrayabilmiştim. 20 sene içinde çok şey değişiyordu ve bu şehirde de her şey hızlı değişime yeniliyordu. Anılarımla muhabbetim, ilişkim kesiliyordu her ziyaretimde. Bir şeyler benim bu şehirle bağımı kesmek istiyor gibi geliyordu bana. Hey gidi günler hey, Her şey çocukken güzelmiş meğer. Karşılıksızmış.

Lütfen bu sayfayı arkadaşlarınızla da paylaşınız

Yorum ekle

Kötü söz sahibinindir.


Güvenlik kodu
Yenile

Ercan ÇAKI - TWITTER