Etrafta kimsecikler yoktu nedense. İnsanlar evlerinden dışarı çıkmayacaklarına dair sözleşmişlerdi sanki. Normalde günün bu saatlerinde çok kalabalık olurdu bu kumsal. Hava önceki günler gibi güneşli değildi; belki de bu nedenle kimseler yoktu. Gün boyu hafif esen rüzgârın şiddeti de hissedilir boyutta artıyordu. Ara ara gelen sert esinti dik durmasını engelliyordu. Bulutlar süratle gökyüzünde çoğalıyorlardı. İlk önce kısa süre de olsa kendini gösteren güneşi çevrelediler, sonrasında da bütün gökyüzünü sarıp sarmaladılar; kısa bir süre içinde etraf yarı gece durumuna bürünmüştü.Bir sessizlik çöktü, ortam hüzünlendi ve yağmur yağmaya başladı.
Denize doğru daha da yaklaştı genç adam; kumların damlayan yağmur taneciklerine kucak açışını, onları içine emişini seyretti bir süre. Yağmur taneciklerinin büyümesiyle engebeli duran kumlar çarşaf gibi düzgünleşiyordu. Genç adamın ayak izleri yağmurla siliniyordu. Geriye doğru baktı öylece “Geçmişim gibi, hatırlayacağım hiçbir iz yok” diye söylenerek. Deniz bir başka güzel dalgalar ise gururlu seslerle kıyıları yalamanın telaşında gibiydi. Yürüdü dakikalarca. Düşündü. Yağmurun büyüleyen şıkırtısı ile çalkalanan denizden yükselen ses onu rahatlatmıştı; yalnızlığına dost bulmuş gibiydi. Bütün vücudu sırılsıklam olmuştu. Elleri saçlarından yüzüne doğru akan yağmur suyunu silmek için bir otomobilin silecekleri gibi çalışıyordu adeta. Birkaç metre sonrasını görmek zorlaşmıştı. Kendinden geçercesine denize bakan genç kız dikkatini çekmemişti bile. İçinden gelen yalnızlık şarkısını söylüyordu avazı çıktığı kadar. Yerden avuçladığı kumları sağa sola fırlatıyordu.
“Dikkat etsenize biraz, attığınız kumlar hep yüzüme geldi.” Diye bağıran bir kızı ancak fark edebilmişti.
“Şey, ben sizi fark edemedim. Çok özür dilerim. Bir yerinizi incitmedim ya?”
“Canımı acıttınız ama!”
“İnanın o kadar dalmışım ki…”
“Farkındayım, avazınız çıktığı kadar bağırarak şarkı söylüyordunuz. Tabi buna şarkı söylemek denirse.”
Genç adam utanmıştı. Genç kız durumu fark edince konuyu değiştirdi, mahcup etmek istemedi:
“Deniz ve kumsal yağmur yağarken bir başka güzel oluyor. Beni çok etkiledi.”
“Siz de benim gibi biraz yalnız kalmak istediniz herhalde”
“Evet.”
“Pek akıllı işi değil ya neyse. Baksana iç çamaşırımıza kadar ıslandık. Hasta olmazsak şaşmam.”
Genç kız yine de umursamaz tavırlarla ıslak kumların üzerine oturdu, denizi karşısına alarak ve “Gel yanıma otur da biraz laflayalım. Senden ve benden başka bir Allah’ın kulu yok etrafta. Daha doğrusu deli yok bizden başka.”
Gülerek “hay hay” diye teklifi kabul etti genç adam.
Dakikalar birer birer tükeniyordu. İki gencin çıtı çıkmıyordu, düşünüyor gibiydiler; denize bakıyorlardı öylece. Düşüncelerinde kilitlenmişlerdi. Genç kız aşk hayatındaki hayal kırıklıklarının muhasebesiyle meşguldü; genç adam ise umutsuzluğunu başından defetmekle.
Yağmur nihayetinde dinmişti. Güneş de sıcaklığını hissettirmeye başlamıştı. Genç adam, kuma sırt üstü uzandı; vücudundan buhar yükseliyordu. “Bak, buharlaşıyoruz” diye gülümsedi genç kız, sırt üstü yere bıraktı kendini sonra; genç adamın yanına uzandı. Gözlerini gökyüzüne dikti. O esnada gökkuşağını fark etti genç kız. “Aman Allah’ım, şu güzelliğe bak!” diye genç adama işaret parmağıyla gökyüzünde beliren gökkuşağını göstermek iste. Genç adamın da kendisine aynı şeyi söylemek üzere olduğunu yüz yüze geldiklerinde anlayabildi.. İkisi de şaşırmıştı.
“Biliyor musun? Hayal kırıklıklarımın cevabını buldum galiba.” Dedi genç kız ve devam etti:
“Gökkuşağını görüyor musun? Birçok renk var içinde. Ama aslı dört renge dayanıyor. Karışınca birbirine böyle güzel renkler ortaya çıkıyor. İşin özü ana renkleri bulmak ve sana uygun olanı seçebilmek.”
Genç adam bu analizi az önce kendisi de yapmıştı ve genç kıza aynı şeyleri kendisi söyleyecekti. Anlatmak istediğini duymuştu genç kızdan. Gök kuşağındaki kendi rengini göstermek için havaya kaldırdığı elini genç kızın eline doğru yaklaştırdı. Elleri kenetlendi mutluluk hissiyle. Göz göze geldiler:
“Meğer sen benim yeni rengimmişsin.” Dedi genç adam.
“Sen de benim.”
Günün sonu gelmek üzereydi artık ve güneş de yavaş yavaş denize doğru yaklaşmaktaydı. Elbiseleri yeni doğan aşklarının ateşinden olsa gerek kurumuştu bile. Akşam güneşi de yerini geceyi yakamozlarıyla süsleyecek olan aya bırakmaya hazırlanıyordu.
01 Temmuz 1989


